Mezopotamya adı Yunancadan gelir ve "iki nehir arasındaki toprak" demektir. Sözü edilen nehirler Dicle ve Fırat; bugünkü Irak'ın tamamını, Suriye'nin kuzeydoğusunu ve Türkiye'nin güneydoğusunu kapsayan bu havza, yazılı tarihin başladığı yerdir.
Yaklaşık beş bin yıl önce burada çivi yazısı ortaya çıktı, dünyanın ilk şehirleri kuruldu, ilk yazılı yasalar kazındı ve tarihin bilinen ilk imparatorlukları yükseldi. Saati altmışa bölmemizden bir dairenin 360 derece oluşuna kadar günlük hayatın pek çok ayrıntısı, kökenini bu topraklardan alır.
Verimli Hilal ve tarımın doğuşu
Dicle ile Fırat, kurak bir coğrafyanın ortasında düzenli taşkınlarla beslenen bir şerit yarattı. Her ilkbahar yükselen sular geri çekilirken arkalarında besin açısından zengin alüvyon bırakıyordu. Bu toprak, insanlığın avcı-toplayıcılıktan yerleşik tarıma geçişine zemin hazırladı.
MÖ 10.000 dolaylarında bölgede buğday, arpa ve mercimek ekilmeye; koyun, keçi ve sığır evcilleştirilmeye başlandı. Tarım, insanları bir yere bağladı: sürekli hasat, sürekli yerleşim demekti. Köyler zamanla kalabalıklaştı ve ilk kentler ortaya çıktı.
Sulama, ortak emeği zorunlu kıldı
Yağışın az olduğu bir iklimde tarım, tümüyle sulamaya bağlıydı. Bunun için kanallar açıldı, setler örüldü, su depoları yapıldı ve nehir yatakları düzenlendi. Bu ölçekte bir altyapı tek bir ailenin ya da köyün başaramayacağı kadar büyüktü; kanalların kazılması ve bakımı, yüzlerce insanın eşgüdüm içinde çalışmasını gerektiriyordu. İşte bu ortak emek zorunluluğu, iş bölümünü, kayıt tutmayı ve merkezî bir yönetimi doğurdu. Devlet fikri, büyük ölçüde bir sulama probleminden çıktı.
Sümerler: bilinen ilk medeniyet (MÖ 4500-2000)
Güney Mezopotamya'da MÖ 4500 dolaylarında beliren Sümerler, tarihin bilinen ilk uygarlığıdır. Tek bir devlet değil, her biri kendi tanrısına ve kralına bağlı bağımsız şehir devletleri kurdular.

Ur, ay tanrısı Nanna'ya adanmış, dev zigguratıyla ünlü bir merkezdi. Uruk, MÖ 3000 dolaylarında 40.000 ila 80.000 arasında bir nüfusu barındırdığı tahmin edilen, dünyanın ilk büyük kentiydi. Lagaş, hükümdarı Gudea'nın heykelleriyle; Nippur, tanrı Enlil'in kült merkezi oluşuyla; Eridu ise Sümerlerin "ilk kurulan şehir" saydığı kutsal konumuyla öne çıkıyordu.
Çivi yazısı ve ilk edebiyat
Tarih, tam anlamıyla yazıyla başlar; bilinen en eski yazı sistemi de çivi yazısıdır. MÖ 3200 dolaylarında Sümerler, mal sayımı ve depo kayıtları için resim benzeri işaretler kullanmaya başladı. Zamanla bu işaretler soyutlaştı ve yumuşak kile bastırılan üçgen uçlu kamış kalemin bıraktığı "çivi" biçimli izlere dönüştü. Tabletler güneşte ya da fırında pişirilerek kalıcı hale getiriliyordu; bu sayede binlerce yıl sonra bugün hâlâ okunabiliyorlar.
Çivi yazısı üç bin yılı aşkın süre kullanıldı. Sümerlerden sonra Akadlar, Babilliler, Asurlular, Hititler, Urartular ve Persler onu kendi dillerine uyarladı. Bu yazıyla üretilen metinler arasında dünyanın en eski edebi eseri sayılan Gılgamış Destanı da vardır. Uruk kralı Gılgamış'ın ölümsüzlük arayışını anlatan destanın içindeki büyük tufan öyküsü, Nuh anlatısının çok daha eski bir örneğini sunar.
Altmışlık sistem ve gökyüzü gözlemleri
Sümerler, altmış tabanlı (sexagesimal) bir sayı sistemi geliştirdi. Bir saatin 60 dakika, bir dakikanın 60 saniye, bir dairenin 360 derece oluşu doğrudan bu sistemin mirasıdır. Dört işlemi kullandılar, dairenin alanını hesapladılar ve Pisagor'dan yaklaşık bin yıl önce, dik üçgen kenarları arasındaki ilişkiye çok yaklaşan formüller ürettiler. Gökyüzünü düzenli izleyerek ayın 29-30 günlük döngüsüne dayalı, on iki aylık bir takvim oluşturdular.
Şehirlerin merkezinde, basamaklı piramitleri andıran ziggurat tapınakları yükseliyordu. Tepedeki küçük mabede yalnızca rahiplerin çıkabildiğine inanılırdı. Ur zigguratının alt katları bugün hâlâ ayakta; İncil'deki Babil Kulesi anlatısının da büyük olasılıkla böyle bir zigguratı tarif ettiği düşünülür.
Akad İmparatorluğu ve ilk imparator Sargon (MÖ 2334-2154)
Akadlı Sargon, tarihin bilinen ilk imparatorluğunu kurdu. Dağınık Sümer şehir devletlerini tek yönetim altında birleştirdi, ardından kuzeye ve batıya doğru genişledi. Efsaneye göre bebekken bir sazlık sepet içinde nehre bırakılmış ve bir bahçıvan tarafından büyütülmüştü; bu anlatı, çok daha sonra yazıya geçen Musa öyküsünün habercisi gibidir.
Yaklaşık 180 yıl süren Akad İmparatorluğu döneminde Akadca, bölgenin ortak diplomasi dili oldu. Sami dil ailesine ait olan Akadca (Arapça ve İbranicenin akrabası), Sümer çivi yazısıyla yazılıyordu ve iki ana lehçesi vardı: güneyde Babilce, kuzeyde Asurca.
Babil ve Hammurabi Kanunları (MÖ 1894-539)
MÖ 1894'te kurulan Babil, Sümer-Akad birikimini devraldı. Altıncı kralı Hammurabi (MÖ 1792-1750), Mezopotamya'nın büyük bölümünü yeniden tek bayrak altında topladı ve adını tarihe geçiren yasa derlemesini hazırlattı.

282 maddeden oluşan Hammurabi Kanunları, yaklaşık 2,25 metre yüksekliğinde siyah bazalt bir stele kazınmıştı. Yasalar "göze göz, dişe diş" (lex talionis) ilkesine dayanıyor, ama cezayı suçlunun ve mağdurun toplumsal sınıfına göre farklılaştırıyordu. Mülkiyet, ticaret ve aile hukukuna dair ayrıntılı düzenlemeler içeriyordu. Örneğin 196. madde bir adamın gözünü kör edenin kendisinin de kör edileceğini, 229. madde ise çökerek ev sahibini öldüren bir yapının ustasının ölümle cezalandırılacağını hükme bağlar. Stelin özgün hali bugün Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergileniyor.
Yeni Babil ve Nebukadnezar
Asur egemenliğinin çöküşünün ardından Babil, MÖ 626-539 arasında Keldani hanedanıyla yeniden yükseldi. Dönemin en güçlü hükümdarı Nebukadnezar II (MÖ 605-562), kenti mavi sırlı tuğlalarla kaplı görkemli İştar Kapısı'yla süsledi; bu kapı bugün Berlin'deki Pergamon Müzesi'nde yeniden kurulmuş halde durur. Dünyanın Yedi Harikası'ndan sayılan Babil'in Asma Bahçeleri'ne dair somut arkeolojik iz bulunamadığı için varlığı hâlâ tartışmalıdır. MÖ 539'da Pers kralı Kyros şehri ele geçirince Babil bağımsızlığını bir daha geri kazanamadı.
Asur: demir çağının askerî gücü (MÖ 2500-609)
Kuzey Mezopotamya'da yükselen Asur, dönemin en örgütlü ve teknolojik açıdan ileri ordusuna sahipti. Demir silahlar, kuşatma kuleleri, düzenli birlikler ve bilinçli bir korku politikası, imparatorluğu Mısır'dan İran'a uzanan bir alana taşıdı.

Asurlar, MÖ 2000 dolaylarında Anadolu'da ticaret kolonileri kurdu. Kayseri yakınlarındaki Kültepe (antik Kaneş), bu ağın merkeziydi; burada bulunan binlerce ticari tablet, Anadolu'nun yazılı tarihe girişini belgeler. En parlak dönemi olan Yeni Asur çağında (MÖ 911-609) kral Asurbanipal, başkent Ninova'da otuz binden fazla kil tablet barındıran devasa bir kütüphane oluşturdu. Gılgamış Destanı'nın en eksiksiz nüshası da 19. yüzyılda tam bu kütüphanenin kalıntıları arasında keşfedildi.
MÖ 612'de Medler ile Babillilerin ittifakı Ninova'yı düşürdü. Bir zamanlar sınırsız görünen Asur gücünün böylesine hızlı çöküşü, antik dünyada uzun süre hayretle anıldı.
Bugün hâlâ taşıdığımız Mezopotamya mirası
Bu toprakların bıraktığı iz, müze vitrinleriyle sınırlı değil. Yazının icadı, bilginin nesilden nesile aktarılmasını mümkün kıldı; ticaret kayıtları, yasalar, ilahiler ve astronomi gözlemleri ilk kez kalıcı biçimde saklanabildi. Altmışlık sayı sistemi saatlerimizi ve açılarımızı bölmeye devam ediyor. Hammurabi'nin steli, yazılı hukukun ilk büyük örneği olarak modern ceza ve mülkiyet anlayışının çok uzak bir atası sayılıyor. Tufan ve yaratılış anlatıları, sonraki büyük dinî metinlerin öykü dünyasını besledi.
Sümerler, Akadlar, Babilliler ve Asurlular çoktan tarihe karıştı; ama saatimizi kurma biçimimizden takvimin yapısına, yazının varlığından kentlerin planına kadar pek çok şey, beş bin yıl önce Dicle ile Fırat arasında atılan temeller üzerinde duruyor. İnsanlık tarihinin ipini geriye doğru çekmeye başlarsanız, ucun düğümlendiği yer burasıdır.
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!